Bir sabah uyanıyorsunuz… Pencereden dışarı bakmak istiyorsunuz ama pencere yok, çünkü duvar yok. Duvar yok çünkü dün gece, yaşadığınız ev artık bir harabe. Adı Gazze olan bir yerdesiniz. Harfleri bu kadar sade ama yükü bu kadar ağır bir kelimeyle tanımlanıyor hayatınız.
Gazze...
Sadece coğrafi bir nokta değil, bir halkın hayatta kalma direnci, bir çocuğun yıkıntılar arasında bulduğu oyuncak, bir annenin her gün yeniden toprağa emanet ettiği yavrusu. Her sokak köşesi bir veda, her sessizlik çığlık kadar yankılı.
Dünyanın dört bir yanından gelen haberlerde Gazze bir sayı olarak geçiyor: şu kadar ölü, bu kadar yaralı… Oysa her sayı bir isimdi, bir hayaldi, bir yarım kalan cümleydi. Rakamlarla tarif edilemeyen bir acının adıydı Gazze.
Peki biz?
Biz hangi cümledeyiz? Seyirci mi, şahit mi, yoksa sadece "paylaşıldı" tuşuna basıp içimizdeki vicdanı susturanlardan mıyız? Oysa bu kadar uzak olmamalıydı yıkılan bir masumiyetin sesi bize. Bu kadar suskun olmamalıydı insanlık.
Gazze ağlıyor.
Ve gözyaşları, sadece gözlerden değil, taşlardan, duvarlardan, ezanlardan dökülüyor. Belki de en çok da susanlardan.